30 Eylül 2026 Çarşamba

Vira Bismillah… Yaz Bitti, Deniz Başladı

 Eylül geldi…

Takvim yaprağı değişti, yazın o uzun ve tembel günleri yavaş yavaş geride kalmaya başladı. Güneş hâlâ kendini gösteriyor ama sabahların serinliği, akşamların erken kararmaya başlaması bize bir şey söylüyor: Yaz bitti, Bandırma’da denizin başka bir zamanı başladı.

Biz Bandırmalılar için deniz hiçbir zaman sadece deniz olmadı. Kimi zaman çocukluğumuzun oyun alanı, kimi zaman bir akşam yürüyüşünün en güzel bahanesi, kimi zaman da insanın hiçbir şey düşünmeden karşısına geçip dakikalarca bakabildiği bir dost oldu. Hele bir de balıkçı tekneleri varsa o manzaranın içinde… İşte o zaman Bandırma biraz daha Bandırma olur.

1 Eylül’le birlikte denizlerde av yasağının sona ermesi, balıkçılarımız için yeni bir sezonun başlangıcı demek. Tekneler yeniden denize açıldı, “Vira Bismillah” denildi, ağlar suyla buluştu. Bandırma Balık Hali’nde de sezonun ilk saatlerinde palamut ve sardalya bereketi yaşandı. İlk ürünlerin mezata ulaşmasıyla birlikte hal yeniden o bildiğimiz hareketli günlerine kavuştu.

Aslında bu şehirde balıkçılık sadece bir meslek değil. Bir yaşam biçimi… Sabaha karşı denize açılan tekneler, gün doğmadan başlayan telaş, kasaların taşınması, mezatta yükselen sesler, “kaç para oldu?” diye soran esnaf… Bütün bunlar Bandırma’nın yıllardır süregelen hikâyesinin bir parçası.

Çünkü Bandırma, Marmara’nın önemli balıkçılık merkezlerinden biri. Ve biz bazen bunun kıymetini, her gün gözümüzün önünde olduğu için yeterince fark etmiyoruz. Oysa deniz; balıkçının ekmeği, esnafın ticareti, sofranın bereketi, şehrin ekonomisi demek.

Bir de denizin kendisi var tabii…

Bence Bandırma’nın denizini en çok yazın son günlerinde seviyorum. Kalabalık biraz çekilir. Sahil biraz sakinleşir. Güneşin yakıcılığı azalır. Akşamüstü denizin üzerine düşen ışık başka türlü görünür. İnsan oturup denize bakarken hayatın bütün telaşı bir anda biraz uzakta kalıyor. Telefon çalsa açmak istemiyorsun. Birileri bir şey sorsa cevap vermek istemiyorsun. Sadece denizi seyretmek istiyorsun. Çünkü denizin insana garip bir huzur veren tarafı var. Belki dalgaların sesinden, belki sonsuz gibi görünen maviliğinden… Belki de bize, hayatın aslında bütün telaşımıza rağmen akıp gittiğini hatırlatmasından.

Yaz boyunca denize giriyoruz, güneşleniyoruz, tatil yapıyoruz. Ama eylül geldiğinde denizle başka türlü bir ilişki kuruyoruz. Artık denize girmekten çok, denizi dinliyoruz. Ve balıkçıların denize dönmesiyle birlikte o sessizliğin içine yeniden bir hayat karışıyor. Teknelerin ışıkları geceleri yeniden görünmeye başlıyor. Sabahları balık kasaları yeniden taşınıyor. Balık kokusu yeniden şehrin bazı sokaklarına siniyor. Bence Bandırma’nın gerçek sonbaharı da biraz böyle başlıyor. Bir yanda biten yazın hüznü… Diğer yanda başlayan balık sezonunun heyecanı. Bir yanda denizin sakinliği… Diğer yanda denizden ekmeğini çıkaran insanların telaşı. Ve biz, yine her zamanki gibi bütün bunların ortasında hayatımıza devam ediyoruz.

Dilerim bu sezon balıkçılarımız için bereketli, kazasız ve belasız geçer. Dilerim deniz de bize cömert davranır ama biz de ona hak ettiği saygıyı gösteririz. Çünkü deniz sonsuz değil. Balık da sonsuz değil. Bugünün bereketinin yarının yokluğu olmaması için denizi korumak hepimizin sorumluluğu.

Şimdi Bandırma’da yeni bir mevsim başlıyor. Yazın son ışıkları denizin üzerinde hâlâ dururken tekneler çoktan yola çıktı bile. Biz de sahilde bir yerlerde oturup onları izleriz belki… Bir çay söyleriz. Denize bakarız. Derin bir nefes alırız. Ve içimizden sessizce şöyle deriz:

“Hoş geldin eylül… Hoş geldin yeni sezon.

Vira Bismillah…

Deniz yine bizimle...

Eylül'ün Başka Bir Hali

 Eylül geldi mi Bandırma’nın sokaklarının da sesi biraz değişiyor sanki. Yazın telaşı yavaş yavaş çekiliyor, sokaklar sakinleşiyor, denizin üstündeki ışık başka türlü düşüyor şehre. Sabahları hafif serinlik, akşamüstleri denizden gelen o tanıdık koku… İnsan fark etmeden biraz yavaşlıyor. Ben Eylül’ü severim. Belki de bir Başak burcu olduğum içindir. Eylül bana hep biraz düzen, biraz yenilenme, biraz da “hadi bakalım, yeniden başlayalım” duygusu verir. Yazın dağınıklığını toplamak, dolapları düzenlemek, yeni planlar yapmak, yapılacaklar listeleri hazırlamak… Evet, itiraf ediyorum; bundan biraz fazla keyif alıyorum.

Bir de okulun açılması var Eylül’de. Sokakların yeniden çocuk sesleriyle, okul çantalarıyla, aceleyle yürüyen gençlerle dolması bana hep güzel gelir. Şehir sanki uzun bir tatilden dönmüş gibi olur. Bandırma yeniden hareketlenir. Ama Eylül sadece başlangıç değildir. Biraz da vedadır. Yazın uzun günlerine, güneşin geç batışına, deniz kenarında saatlerce oturmalara yavaşça el sallamaktır. Neyse ki Bandırma’da deniz var. İnsan bazen hiçbir şey yapmadan kıyıda durup denize bakınca bile kendini toparlayabiliyor. Denizin huyu böyle; konuşmadan iyi geliyor. Sonbaharın en sevdiğim tarafı da bu galiba. Gösterişsiz güzelliği… Sararan yapraklar, serinleyen hava, akşamüstünün daha erken gelmesi, sokakların değişen rengi. Her şey biraz daha sakin, biraz daha gerçek.

Belki hayat da biraz Eylül gibidir. Bazı mevsimler biter, bazıları başlar. Kimi şeyleri geride bırakırken yenilerine yer açarız. Ve her yeni başlangıç büyük olmak zorunda değildir. Bazen bir sabah yürüyüşü, deniz kenarında içilen bir kahve, okul yolundaki çocukların sesi ya da yüzümüze çarpan serin bir rüzgâr bile bize “yeniden buradayız” dedirtmeye yeter. Ben Eylül’ü bu yüzden seviyorum. Hem şehrin yeniden hareketlenmesini hem de insanın kendi içinde biraz toparlanmasını hatırlatıyor. Üstelik Başak burcu olarak doğduğum ay olması da cabası.

Ne diyeyim… Eylül biraz benim ayım.
Bandırma’nın sonbaharı da ona ayrı yakışıyor.

O Sıralarda Biz de Çocuktuk...

 Son günlerde okullarda yaşanan olayları, gençlerin ellerinde zarar verici aletlerle saldırdığı haberleri görüyoruz. İnsanın içi acıyor. Çünkü haberin öznesi çoğu zaman bir çocuk. Ve insan ister istemez kendi çocukluğuna dönüyor.

Ben 80’lerde ilkokula başladım. 90’larda ortaokulu ve liseyi yaşadım. Bizim de okul hayatımız hiç öyle “toz pembe” değildi. Kavga ederdik. Küsüşürdük. Bazen birbirimize bağırır, bazen de teneffüste birbirimizin saçını çekerdik belki... Ama kavga bitince hayat devam ederdi. Çünkü bizim kavgalarımızın sonrasında genellikle bir “yarın görüşürüz” vardı. S*lah asla yoktu.. Birbirimize zarar vermenin yolu bu kadar kolay değildi. Bizim okul çantalarımızda kitap, defter, kalem, silgi vardı. Bir de annemizin zorla koyduğu beslenme çantası… Çantayı açınca belki peynir ekmeğin bazen de annemizin yaptığı kekin kokusu çıkardı. Bugünün çocuklarının çantalarında neler taşıdığını konuşmak bile insanın içini ürpertiyor. Bizim zamanımızda öğretmenlerimizden korkardık. Şimdi çocuklarımızın başına bir şey gelmesinden korkuyoruz.

Ne acı bir değişim bu…

Bizim en büyük korkumuz ya sınavların açıklanacağı zamandı ya da toplantı günleri.. Derslerimiz ne kadar iyi olsa da... Hatırlıyorum… Öğretmen “yarın annenizi ya da babanızı okula bekliyorum” dediğinde, o gün eve giderken insanın adımları ağırlaşırdı. Çünkü biliyorduk. Veli toplantısı demek, evde ikinci bir toplantı demekti. “Derslerin nasıl, öğretmenin senden memnun mu, niye arkadaşın senden daha yüksek not aldı, ödevlerini yaptın mı?"

Bunlar bizim gündemimizdi.

Bugün ise anne babaların gündeminde çok daha ağır sorular var: “Okulda güvende mi, birisi çocuğuma zarar verir mi, çocuğumun yanında zararlı bir şey var mı?”

Bir neslin çocukluğuyla diğer neslin çocukluğu arasındaki farkı bazen tek bir cümle anlatmaya yetiyor: Biz sokakta büyüdük... Bizim zamanımızda çocuk olmak, biraz da sokakta olmaktı. Mahalle vardı, kapı önleri vardı, bisiklet vardı, akşam ezanına kadar oyun vardı.

Anneler pencereden bağırırdı:

“Seher! Hadi eve! Baban yemeğe gelecek.."

Biz de “Geliyorum!” derdik. Ama gelmezdik. Bir beş dakika daha oynardık. O beş dakika bazen yarım saat sürerdi. Çünkü hayatımızın bir ekranı yoktu. Birbirimizin yüzüne bakardık. Kavga ederdik, barışırdık. Birbirimizi dinlerdik. Bugün çocukların elinde dünya var. Ama bazen yanlarında konuşacak kimse yok. Bir telefon ekranında yüzlerce arkadaş… Ama gerçek hayatta bir tane bile “nasılsın?” diye soran yok. Bizim zamanımızda da kolay değildi.. Şimdi “Bizim zamanımız çok güzeldi, her şey mükemmeldi” dersek haksızlık etmiş oluruz. Bizim zamanımızda da belki şiddet vardı, zorbalık vardı, dışlanan, ağlayan çocuklar vardı. Ama bugün başka bir şey daha var. Şiddeti gösteren ekranlar var. S*lahı sıradanlaştıran görüntüler var. Sürekli karşılaştıran sosyal medya var. Ve bazen bütün bunların arasında gerçek duygulara geç kalıyoruz... Belki de en büyük sorunumuz burada. Çocuklarımızın notlarını takip ediyoruz, sınavlarını takip ediyoruz, telefonlarını takip ediyoruz... Ama duygularını, ruh hallerini takip etmiyoruz...

“Bugün okul nasıldı?” diye soruyoruz. Peki gerçekten cevabını dinliyor muyuz? Konuşmayan bir çocuğun belki de daha çok şey anlattığını düşünüyor muyuz? Belki bugün çocukların en çok ihtiyacı olan şeylerden biri bu. Dinlenmek, yargılanmadan konuşabilmek.

“Abartıyorsun” denilmeden derdini anlatabilmek. “Geçer” denilmeden yanında birinin olduğunu hissedebilmek. Çünkü çocuklar bazen bağırarak değil, susarak yardım ister. Yetişkinler ise çoğu zaman bağıranı duyuyor, susanı kaçırıyor.

Sonra bir gün bir haber düşüyor önümüze.

Bir okul… Bir s*lah… Bir çocuk…

Ve hepimiz aynı cümleyi kuruyoruz: “Bu çocuk nasıl bu hale geldi?”

Belki de asıl soruyu daha önce sormalıyız: “Bu çocuk ne yaşadı, neyi kendine yük etti?"

Bizim de yükümüz vardı...Ağır okul çantalarımız...Hepsi bu... Kitaplarımız ağırdı, defterlerimiz ağırdı, bazen beslenme çantamız ağırdı. Ama omuzlarımızdaki tek yük okul çantamızdı...

Bugün çocuklarımızın taşıdığı yük ise bazen yaşlarından çok daha büyük. Onlardan başarılı olmalarını istiyoruz, güçlü olmalarını istiyoruz, sınavları kazanmasını istiyoruz. Ama arada bir sadece çocuk olmalarına da izin vermiyoruz.. Belki bugün çocuklarımıza yeniden bunu hatırlatmamız gerekiyor. Çocuk olun.. Ha bu arada elbette birbirinize kızabilirsiniz, kırılabilirsiniz, öfkelenebilirsiniz... Ama karşındaki insanın da bir kalbi olduğunu unutmadan…

Velhasıl kelam dünya değişti, okul değişti, çocukluk değişti... Ama değişmemesi gereken bir şey var..

Bir çocuğun okul kapısından içeri girerken korkuyla değil, merakla; eve dönerken de sağ salim ailesine kavuşacağının huzuruyla yürümesi..

O sıralarda sadece ders değil, arkadaşlığı, merhameti, paylaşmayı, küsüp barışmayı, kaybetmeyi ama yeniden başlamayı öğrenmeli...

Velhasıl kelam, çocukluğun en ağır yükü okula giderken omuzlarında taşıdığı çanta olmalı...Gerisi çocukların değil, ailelerin yükü ve görevi olmalı...

Çocuk dediğin eve sağ salim dönmeli...

Eylül Bitti, Peki Biz Neyi Erteledik?

 Eylülün son günlerindeyiz…

Bir ay daha geçti ömrümüzden. Takvim yaprakları gibi, farkında olmadan bizden de bir şeyler eksiliyor belki. Yazın sıcak günleri geride kaldı, akşamlar erkenden serinlemeye başladı. Bandırma sokaklarında sonbaharın kendine has telaşı var. Sahilde yürüyenler, okuluna yetişen çocuklar, işine koşan insanlar… Herkes bir yerlere yetişiyor.
Peki, biz neye yetişmeye çalışıyoruz?
Bir düşünün…
Kaç zamandır aramak isteyip de arayamadığınız biri var? Kaç kez “Bir ara görüşelim.” deyip o arayı bir türlü bulamadınız? Kaç sabah kendinize, “Bugün biraz da kendim için yaşayacağım.” dediniz ama akşam olduğunda yine kendinizi herkesin işini yetiştirmeye çalışırken buldunuz?
Hayat dediğimiz şey, çoğu zaman ertelediklerimizin arasında geçip gidiyor. Bir kahveyi acele etmeden içmeyi, sevdiğimiz insanla uzun uzun konuşmayı, denizin karşısında oturup hiçbir şey düşünmeden dakikalarca manzarayı seyretmeyi…
Hep bir sonraki güne bırakıyoruz,hatta belki aya...
Sanki zaman bizimle birlikte bekleyecekmiş gibi. Oysa zaman beklemiyor.
Bandırma’nın sokaklarında olur da vaktim olursa (!) yürürken bazen insanların yüzlerine bakıyorum. Kimi telefonuyla meşgul, kimi bir yerlere yetişme telaşında, kimi de kendi düşüncelerine dalmış. Yan yana yürüyen insanların bile birbirine ayıracak zamanı yok sanki.
Bir zamanlar mutluluğu küçük şeylerde arardık. Akşamüstü kapının önüne atılan bir sandalye, komşudan gelen bir tabak yemek, habersiz çalınan bir kapı…
Şimdi her şeyimiz var gibi ama birbirimize ayıracak vaktimiz yok.
Belki de bu yüzden bazı günler, hiçbir şey yapmadan geçirilen bir saat bile insana koca bir ömür kadar iyi geliyor.
Çünkü insanın bazen dinlenmeye değil, kendine dönmeye ihtiyacı var.
Bir de hep güçlü görünmek zorunda hissettiğimiz günler var. Herkese yetişmek, herkesi anlamak, herkese iyi gelmek…
Ama kendimize gelince, nedense hep son sıradayız. Nereden biliyorsun diye sormayın...
Yorulduğumuzu söylemeyi bile erteliyoruz.
Oysa en çok kendinize borcunuz var. Biraz huzur, biraz sessizlik, biraz da kendini unutmamak…
Eylül bize yine çok şey öğretti belki. Kimlerin yanımızda olduğunu, neleri geride bıraktığımızı, hangi hayallerimizi hala içimizde taşıdığımızı…
Şimdi yeni bir ayın eşiğindeyiz.
Ekim kapıda.
Belki bu kez kendimize verdiğimiz sözleri tutmanın zamanıdır. Bir dostu aramanın, annemizin sesini duymanın, çocuklarımızla gerçekten vakit geçirmenin, içimizden geldiği gibi gülmenin…
Belki de yıllardır ertelediğimiz o küçük mutluluğu kendimize çok görmemeliyiz.
Çünkü hayat, bütün işlerimizi bitirdiğimiz gün başlamıyor.
Hayat, tam da şu an yaşadığımız şeyin kendisi.
Velhasıl kelam…
Eylül bitti.
Peki, biz neyi erteledik?
Bir hayali mi, bir vedayı mı, bir kavuşmayı mı?
Yoksa sadece kendimize ayıracağımız o güzel günü mü?
Takvim değişiyor, mevsimler geçiyor…
Ama insanın kendine ayırmadığı zaman, bir daha geri gelmiyor.
Belki de bu sonbahar, başkalarına yetişmekten vazgeçip biraz da kendimize yetişmenin mevsimidir.