14 Ekim 2026 Çarşamba

Biz Futbolu Böyle Sevmemiştik...

 Bazı maçların skorunu unutursun. Ama bazı maçların yolculuğunu hiç unutmazsın.

Ben 1981 doğumluyum. Galatasaraylıyım. Bandırma’da büyüdüm. Çocukluğumda futbol başka bir şeydi. Babam bizi gecenin birinde, bazen ikisinde uyandırırdı. Bandırma’dan İstanbul’a gemi kalkardı. Biz daha yedi, sekiz yaşlarında çocuklardık. Uykumuzdan gözlerimizi ovuşturarak kalkar, babamızın peşine takılırdık.

Hedef belli… Mecidiyeköy. Ali Sami Yen. Galatasaray maçı...

O zamanlar futbolun bu kadar parası yoktu belki ama başka bir zenginliği vardı, hatırası vardı, heyecanı vardı, taraftarlığı vardı. Bir çocuğun babasının elinden tutup stada gitmesi vardı.

Bandırma’dan İstanbul’a gece yarısı yola çıkmanın kendisi bile maç kadar heyecanlıydı.

Bugün dönüp bakıyorum da, biz o zamanlar sadece maç izlemeye gitmiyormuşuz. Bir sevdayı öğreniyormuşuz. Takım tutmanın, beklemenin, yenilince üzülmenin, kazanınca sabaha kadar konuşmanın ne demek olduğunu öğreniyormuşuz.

Şimdi ise futbolun etrafında başka kelimeler dolaşıyor.

Bahis…

Soruşturma…

Hakem…

PFDK…

Tutuklama…

Şaibe…

Güven…

Son günlerde yaşananlar insanın ister istemez şu soruyu sormasına neden oluyor... Biz futbolu ne zaman kaybettik?

Bugün Türkiye’de hakemler ve futbolun farklı aktörleri hakkında ciddi soruşturmalar yürütülüyor. Hakemlik sisteminin en üst kademesindeki isimlerin dahi soruşturmalara konu olması, yüzlerce kulüp yöneticisinin bahis gerekçesiyle disiplin kuruluna sevk edilmesi, artık meselenin yalnızca bir maçta verilen yanlış bir karardan ibaret olmadığını gösteriyor.  Üstelik konu artık Türkiye sınırlarında da kalmış değil. UEFA’nın yaşananları yakından takip etmek üzere Türkiye’ye gözlemci göndermeye hazırlandığını duyuyoruz... Bunların hepsi elbette hukuk çerçevesinde, soruşturmaların sonucunu bekleyerek değerlendirilmek zorunda.

Ama taraftarın hissettiği şeyi soruşturma dosyaları anlatamaz. Çünkü taraftarın kaybettiği şey bazen üç puan değildir. Güvendir.

Ben çocukken babamla İstanbul’a giderken kimse bana maçın sonucunu önceden söylemiyordu. Ben de zaten bilmek istemiyordum. Çünkü futbolun güzelliği biraz da buydu. Doksanıncı dakikaya kadar her şey mümkündü. Bir golle ağlayabilir, bir golle birbirimize sarılabilirdik. Hakem düdüğünü çaldığında kızardık, bağırırdık, bazen söylenirdik ve evet tabiki o zaman da duyduk küfürleri... Ama ertesi hafta yine maçı beklerdik. Çünkü ne olursa olsun oyunun içinde bir adalet duygusu olduğuna inanırdık.

Şimdi ise insan bazen düdüğün kendisinden çok, o düdüğün arkasında ne olduğunu merak ediyor. İşte futbol için en tehlikeli yer tam da burası. Taraftar hakeme kızabilir, futbolcuya kızabilir, teknik direktöre kızabilir, yöneticiye kızabilir...

Ama oyunun kendisine güvenini kaybederse, geriye ne kalır?

Tribün kalır mı?

Forma kalır mı?

Çocuklara “Sen de benim takımımı tut” deme heyecanı kalır mı?

Benim çocukluğumdaki futbol belki daha masum değildi. Onu da romantikleştirmeyelim. O zaman da hatalar vardı, tartışmalar vardı, kavgalar vardı. Ama bugün hissettiğimiz kadar ağır bir güven kaybı yoktu.

Biz babamızın peşinden İstanbul’a giderken bir takımın peşinden gidiyorduk, bir bahis kuponunun peşinden değil!!!!

Bir futbolcunun formasını almak için heyecanlanıyorduk. Bir hakemin düdüğünün hangi hesaba dokunacağını düşünmüyorduk.

Ve galiba bugün en çok ihtiyacımız olan şey de bu:

Futbolu yeniden futbola döndürmek.

Bahisten uzak…

Şaibeden uzak…

Kişisel hesaplardan uzak…

Ve çocukların yeniden babalarının, annelerinin ellerinden tutup tribüne koşabileceği kadar temiz bir oyun. Çünkü ben hâlâ futbolu seviyorum. Hala Galatasaraylıyım,hala maç başlayınca içimde o küçük kız çocuğu uyanıyor. Ama o kız çocuğunun futbolu sevdiği yaşta, bugün başka çocukların da futbolu aynı heyecanla sevebilmesini istiyorum.

Bir gün yine Bandırma’dan gece yarısı İstanbul’a kalkan bir gemide, uykulu gözlerle maç hayali kuran çocuklar olsun..(Günümüz şartlarında elbette yok o gemiler o ayrı bir konu...)

Babaları, anneleri ellerinden tutsun, tribüne girsinler, bağırsınlar, gülsünler, üzülsünler. Ve maç bittiğinde, skor ne olursa olsun, eve dönerken şunu söyleyebilsinler:

“Çok güzel bir futbol izledik.”

Çünkü futbolu kaybetmek, bir maçı kaybetmekten çok daha ağır.

Ben futbolu böyle sevmedim.

Biz futbolu böyle sevmedik.

Anneannemin Eşarbı ve Bizim Unuttuğumuz Bazı Şeyler

 Bazı şeyler vardır, çocukluğunda sıradan gelir insana. Büyüyünce anlar kıymetini. Bir evin kokusu, bayram sabahı telaşı, mutfaktan gelen sesler, anneannenin dizinin dibinde oturmak… Bir de anneannelerimizin boynunun altından bağladığı o renkli eşarplar.

Benim çocukluğumda başörtüsü denildiğinde aklıma siyaset gelmezdi. Kimsenin hangi görüşten olduğunu anlamaya çalışmazdık bir eşarba bakıp. Kimin neye inandığını, nasıl bir hayat yaşadığını, hangi düşünceye yakın olduğunu başındaki örtüden çıkarmak gibi bir alışkanlığımız da yoktu... Anneannemizin eşarbı vardı işte… Bazen çiçekli, bazen küçük desenli, bazen koyu renkli… Özenle bağlanır, boynun altından düğümlenir, evin içinde gündelik hayatın bir parçası olarak yaşardı. O eşarbın altında yemek pişer, torun büyütülür, komşuya tabak gönderilir, bayram hazırlığı yapılırdı. Kimi zaman bir dua duyulurdu,kimi zaman da hepimizin hafızasında kalan o tanıdık anneanne sesi… O eşarplar bana hiçbir zaman bir ayrımı hatırlatmadı. Tam tersine,aileyi, geçmişi ve sevgiyi hatırlattı.

Şimdi Azerbaycan’da yaşananları görünce insan ister istemez geçmişe dönüyor.

Yakın zamanda devlet okullarındaki kıyafet düzenlemesinde yapılan değişiklik ile Azerbaycan’da başörtüsü tartışması gündemde.. Doğrudan başörtüsü yasağı var dememişler de,laiklik ve okul üniforması kuralları falan filan denilerek bazı başörtülü öğrencilerin okullara alınmadığı, öğretmenlerin de benzer kısıtlamalarla karşılaştığını izliyoruz her yerde..Bu ay iyice büyüdü olaylar ve okullarının kapısından geri çevrilen,ağlayan kız çocuklarının görüntülerini görmeye başladık.

Bir düşünün… Bir çocuk, eğitim almak için okuluna gidiyor. Çantasında defterleri, kalemleri, belki teneffüste arkadaşıyla paylaşacağı bir yiyecek var. Ama bir anda bütün bunların önüne başındaki örtü geçiyor. Oysa bir çocuğun okul kapısından içeri girerken taşıması gereken en büyük mesele, başının örtülü olup olmaması değil; öğrenme heyecanı, merakı ve geleceğe dair hayalleri olmalı. Elbette laiklik, eğitim sistemi, ortak kurallar konuşulabilir. Konuşulmalıdır da. Ama bir çocuğun eğitim hakkı ile inancı arasında seçim yapmak zorunda bırakılması bana çok ağır geliyor. Bir insanın inancını yaşama biçimini yalnızca kıyafeti üzerinden değerlendirmek de, o kıyafeti yasaklayarak inancı ortadan kaldırabileceğini düşünmek de aynı soruyu akla getiriyor: Biz birbirimizi anlamayı ne zaman bu kadar zorlaştırdık?

Benim asıl derdim eşarp değil. Eşarbın üzerine yüklediğimiz anlamlar.

Çünkü benim hatırladığım başörtüsü, bugünkü gibi her tartışmanın ortasına çekilmiş bir siyasi işaret değildi. Bir kadının gündelik hayatının, tercihinin, inancının ya da alışkanlığının parçasıydı. Başını örten de vardı, örtmeyen de. Aynı mahallede yaşar, aynı sokaktan geçer, aynı komşulukları paylaşırdık. İnsanları birbirinden ayıran şey asla başlarına örttükleri örtüleri değildi..

Sonra ne olduysa oldu… İnanç, kimi zaman siyasetin diliyle konuşulmaya başladı. İnsanlar birbirlerini anlamaya çalışmak yerine birbirlerine etiketler yapıştırdı. Başörtüsü üzerinden taraflar oluşturuldu; başını örtenin de örtmeyenin de ne düşündüğüne, nasıl yaşadığına, nasıl bir insan olduğuna karar verilmeye kalkışıldı. Bir süre sonra örtü, onu taşıyan insanın önüne geçti. Oysa bir insanın başını örtmesi onu kendiliğinden iyi yapmadığı gibi, örtmemesi de kötü yapmaz. Bir insanın inançlı olduğunu söylemesi, onun bütün davranışlarını doğru kılmaz. Aynı şekilde bir insanın inançla arasına mesafe koyması da ona ahlaksızlık yüklemez...

İnsanlığı, vicdanı, merhameti kıyafetlerden okuyamayız.

Bana kalırsa en büyük yanlışlardan biri, dinin ve inancın insanların birbirini yargıladığı, dışladığı, hatta birbirine düşman olduğu bir alana dönüştürülmesi. Çünkü inanç, insanın kalbinde güzellikleri büyütmesi gerekirken ayrışmanın aracına dönüşüyorsa vay halimize..

Üstelik bu tutumlar, belki de inançla henüz yeni tanışan bir çocuğu, hayatı anlamaya çalışan bir genci, samimiyet arayan bir insanı dinden de uzaklaştırabiliyor. Bazen insanları dinden uzaklaştıran şey dinin kendisi değil, din adına gördükleri ve yaşadıkları olabiliyor. Bunu da görmezden gelmemek gerekiyor. Çünkü kimsenin inancı, bir başkasının tehdit yada baskı aracı haline gelemez,gelmemeli.. Kimse başını örtmeye zorlanmamalı; kimse başını açmaya da zorlanmamalı. İnanç, samimiyettir bence..

Benim özlediğim şey, insanların birbirlerinin hayatına bu kadar kolay hüküm vermediği günler. Belki geçmişi olduğundan daha güzel hatırlıyoruz, belki o yılların da kendine göre eksikleri vardı. Ama çocukluğumun hafızasında, anneannelerimin eşarbı bir kavganın tarafı değildi. O eşarp, bir kadının hayatıydı.

Ve ben o eşarpları hatırladığımda, yüzüm gülüyor gözlerim dolarak da olsa...

Belki de asıl kaybettiğimiz şey tam olarak bu: Birbirimize bakarken önce insanı görebilmek. Ben anneannemin eşarbını hatırlamak istiyorum. Siyasetin, öfkenin, yasakların söylemini yada işaretini değil… Bir çocuğun hafızasında nasıl kaldıysa öyle. Çünkü bazı hatıralar vardır, insanın içini güzelleştirir. Kendimden biliyorum..

Benim için o eşarplar hâlâ bir inancın kavgası değil, bir çocukluğun hatırası.

Ve keşke bugün de insanları başlarındaki örtüyle, üzerlerindeki kıyafetle, inançlarıyla ya da inançsızlıklarıyla yargılamak yerine; kalpleriyle, vicdanlarıyla ve birbirlerine nasıl davrandıklarıyla tanıyabilsek. Belki o zaman hem inancı hem insanlığı biraz daha doğru anlayabiliriz.

30 Eylül 2026 Çarşamba

Vira Bismillah… Yaz Bitti, Deniz Başladı

 Eylül geldi…

Takvim yaprağı değişti, yazın o uzun ve tembel günleri yavaş yavaş geride kalmaya başladı. Güneş hâlâ kendini gösteriyor ama sabahların serinliği, akşamların erken kararmaya başlaması bize bir şey söylüyor: Yaz bitti, Bandırma’da denizin başka bir zamanı başladı.

Biz Bandırmalılar için deniz hiçbir zaman sadece deniz olmadı. Kimi zaman çocukluğumuzun oyun alanı, kimi zaman bir akşam yürüyüşünün en güzel bahanesi, kimi zaman da insanın hiçbir şey düşünmeden karşısına geçip dakikalarca bakabildiği bir dost oldu. Hele bir de balıkçı tekneleri varsa o manzaranın içinde… İşte o zaman Bandırma biraz daha Bandırma olur.

1 Eylül’le birlikte denizlerde av yasağının sona ermesi, balıkçılarımız için yeni bir sezonun başlangıcı demek. Tekneler yeniden denize açıldı, “Vira Bismillah” denildi, ağlar suyla buluştu. Bandırma Balık Hali’nde de sezonun ilk saatlerinde palamut ve sardalya bereketi yaşandı. İlk ürünlerin mezata ulaşmasıyla birlikte hal yeniden o bildiğimiz hareketli günlerine kavuştu.

Aslında bu şehirde balıkçılık sadece bir meslek değil. Bir yaşam biçimi… Sabaha karşı denize açılan tekneler, gün doğmadan başlayan telaş, kasaların taşınması, mezatta yükselen sesler, “kaç para oldu?” diye soran esnaf… Bütün bunlar Bandırma’nın yıllardır süregelen hikâyesinin bir parçası.

Çünkü Bandırma, Marmara’nın önemli balıkçılık merkezlerinden biri. Ve biz bazen bunun kıymetini, her gün gözümüzün önünde olduğu için yeterince fark etmiyoruz. Oysa deniz; balıkçının ekmeği, esnafın ticareti, sofranın bereketi, şehrin ekonomisi demek.

Bir de denizin kendisi var tabii…

Bence Bandırma’nın denizini en çok yazın son günlerinde seviyorum. Kalabalık biraz çekilir. Sahil biraz sakinleşir. Güneşin yakıcılığı azalır. Akşamüstü denizin üzerine düşen ışık başka türlü görünür. İnsan oturup denize bakarken hayatın bütün telaşı bir anda biraz uzakta kalıyor. Telefon çalsa açmak istemiyorsun. Birileri bir şey sorsa cevap vermek istemiyorsun. Sadece denizi seyretmek istiyorsun. Çünkü denizin insana garip bir huzur veren tarafı var. Belki dalgaların sesinden, belki sonsuz gibi görünen maviliğinden… Belki de bize, hayatın aslında bütün telaşımıza rağmen akıp gittiğini hatırlatmasından.

Yaz boyunca denize giriyoruz, güneşleniyoruz, tatil yapıyoruz. Ama eylül geldiğinde denizle başka türlü bir ilişki kuruyoruz. Artık denize girmekten çok, denizi dinliyoruz. Ve balıkçıların denize dönmesiyle birlikte o sessizliğin içine yeniden bir hayat karışıyor. Teknelerin ışıkları geceleri yeniden görünmeye başlıyor. Sabahları balık kasaları yeniden taşınıyor. Balık kokusu yeniden şehrin bazı sokaklarına siniyor. Bence Bandırma’nın gerçek sonbaharı da biraz böyle başlıyor. Bir yanda biten yazın hüznü… Diğer yanda başlayan balık sezonunun heyecanı. Bir yanda denizin sakinliği… Diğer yanda denizden ekmeğini çıkaran insanların telaşı. Ve biz, yine her zamanki gibi bütün bunların ortasında hayatımıza devam ediyoruz.

Dilerim bu sezon balıkçılarımız için bereketli, kazasız ve belasız geçer. Dilerim deniz de bize cömert davranır ama biz de ona hak ettiği saygıyı gösteririz. Çünkü deniz sonsuz değil. Balık da sonsuz değil. Bugünün bereketinin yarının yokluğu olmaması için denizi korumak hepimizin sorumluluğu.

Şimdi Bandırma’da yeni bir mevsim başlıyor. Yazın son ışıkları denizin üzerinde hâlâ dururken tekneler çoktan yola çıktı bile. Biz de sahilde bir yerlerde oturup onları izleriz belki… Bir çay söyleriz. Denize bakarız. Derin bir nefes alırız. Ve içimizden sessizce şöyle deriz:

“Hoş geldin eylül… Hoş geldin yeni sezon.

Vira Bismillah…

Deniz yine bizimle...

Eylül'ün Başka Bir Hali

 Eylül geldi mi Bandırma’nın sokaklarının da sesi biraz değişiyor sanki. Yazın telaşı yavaş yavaş çekiliyor, sokaklar sakinleşiyor, denizin üstündeki ışık başka türlü düşüyor şehre. Sabahları hafif serinlik, akşamüstleri denizden gelen o tanıdık koku… İnsan fark etmeden biraz yavaşlıyor. Ben Eylül’ü severim. Belki de bir Başak burcu olduğum içindir. Eylül bana hep biraz düzen, biraz yenilenme, biraz da “hadi bakalım, yeniden başlayalım” duygusu verir. Yazın dağınıklığını toplamak, dolapları düzenlemek, yeni planlar yapmak, yapılacaklar listeleri hazırlamak… Evet, itiraf ediyorum; bundan biraz fazla keyif alıyorum.

Bir de okulun açılması var Eylül’de. Sokakların yeniden çocuk sesleriyle, okul çantalarıyla, aceleyle yürüyen gençlerle dolması bana hep güzel gelir. Şehir sanki uzun bir tatilden dönmüş gibi olur. Bandırma yeniden hareketlenir. Ama Eylül sadece başlangıç değildir. Biraz da vedadır. Yazın uzun günlerine, güneşin geç batışına, deniz kenarında saatlerce oturmalara yavaşça el sallamaktır. Neyse ki Bandırma’da deniz var. İnsan bazen hiçbir şey yapmadan kıyıda durup denize bakınca bile kendini toparlayabiliyor. Denizin huyu böyle; konuşmadan iyi geliyor. Sonbaharın en sevdiğim tarafı da bu galiba. Gösterişsiz güzelliği… Sararan yapraklar, serinleyen hava, akşamüstünün daha erken gelmesi, sokakların değişen rengi. Her şey biraz daha sakin, biraz daha gerçek.

Belki hayat da biraz Eylül gibidir. Bazı mevsimler biter, bazıları başlar. Kimi şeyleri geride bırakırken yenilerine yer açarız. Ve her yeni başlangıç büyük olmak zorunda değildir. Bazen bir sabah yürüyüşü, deniz kenarında içilen bir kahve, okul yolundaki çocukların sesi ya da yüzümüze çarpan serin bir rüzgâr bile bize “yeniden buradayız” dedirtmeye yeter. Ben Eylül’ü bu yüzden seviyorum. Hem şehrin yeniden hareketlenmesini hem de insanın kendi içinde biraz toparlanmasını hatırlatıyor. Üstelik Başak burcu olarak doğduğum ay olması da cabası.

Ne diyeyim… Eylül biraz benim ayım.
Bandırma’nın sonbaharı da ona ayrı yakışıyor.

O Sıralarda Biz de Çocuktuk...

 Son günlerde okullarda yaşanan olayları, gençlerin ellerinde zarar verici aletlerle saldırdığı haberleri görüyoruz. İnsanın içi acıyor. Çünkü haberin öznesi çoğu zaman bir çocuk. Ve insan ister istemez kendi çocukluğuna dönüyor.

Ben 80’lerde ilkokula başladım. 90’larda ortaokulu ve liseyi yaşadım. Bizim de okul hayatımız hiç öyle “toz pembe” değildi. Kavga ederdik. Küsüşürdük. Bazen birbirimize bağırır, bazen de teneffüste birbirimizin saçını çekerdik belki... Ama kavga bitince hayat devam ederdi. Çünkü bizim kavgalarımızın sonrasında genellikle bir “yarın görüşürüz” vardı. S*lah asla yoktu.. Birbirimize zarar vermenin yolu bu kadar kolay değildi. Bizim okul çantalarımızda kitap, defter, kalem, silgi vardı. Bir de annemizin zorla koyduğu beslenme çantası… Çantayı açınca belki peynir ekmeğin bazen de annemizin yaptığı kekin kokusu çıkardı. Bugünün çocuklarının çantalarında neler taşıdığını konuşmak bile insanın içini ürpertiyor. Bizim zamanımızda öğretmenlerimizden korkardık. Şimdi çocuklarımızın başına bir şey gelmesinden korkuyoruz.

Ne acı bir değişim bu…

Bizim en büyük korkumuz ya sınavların açıklanacağı zamandı ya da toplantı günleri.. Derslerimiz ne kadar iyi olsa da... Hatırlıyorum… Öğretmen “yarın annenizi ya da babanızı okula bekliyorum” dediğinde, o gün eve giderken insanın adımları ağırlaşırdı. Çünkü biliyorduk. Veli toplantısı demek, evde ikinci bir toplantı demekti. “Derslerin nasıl, öğretmenin senden memnun mu, niye arkadaşın senden daha yüksek not aldı, ödevlerini yaptın mı?"

Bunlar bizim gündemimizdi.

Bugün ise anne babaların gündeminde çok daha ağır sorular var: “Okulda güvende mi, birisi çocuğuma zarar verir mi, çocuğumun yanında zararlı bir şey var mı?”

Bir neslin çocukluğuyla diğer neslin çocukluğu arasındaki farkı bazen tek bir cümle anlatmaya yetiyor: Biz sokakta büyüdük... Bizim zamanımızda çocuk olmak, biraz da sokakta olmaktı. Mahalle vardı, kapı önleri vardı, bisiklet vardı, akşam ezanına kadar oyun vardı.

Anneler pencereden bağırırdı:

“Seher! Hadi eve! Baban yemeğe gelecek.."

Biz de “Geliyorum!” derdik. Ama gelmezdik. Bir beş dakika daha oynardık. O beş dakika bazen yarım saat sürerdi. Çünkü hayatımızın bir ekranı yoktu. Birbirimizin yüzüne bakardık. Kavga ederdik, barışırdık. Birbirimizi dinlerdik. Bugün çocukların elinde dünya var. Ama bazen yanlarında konuşacak kimse yok. Bir telefon ekranında yüzlerce arkadaş… Ama gerçek hayatta bir tane bile “nasılsın?” diye soran yok. Bizim zamanımızda da kolay değildi.. Şimdi “Bizim zamanımız çok güzeldi, her şey mükemmeldi” dersek haksızlık etmiş oluruz. Bizim zamanımızda da belki şiddet vardı, zorbalık vardı, dışlanan, ağlayan çocuklar vardı. Ama bugün başka bir şey daha var. Şiddeti gösteren ekranlar var. S*lahı sıradanlaştıran görüntüler var. Sürekli karşılaştıran sosyal medya var. Ve bazen bütün bunların arasında gerçek duygulara geç kalıyoruz... Belki de en büyük sorunumuz burada. Çocuklarımızın notlarını takip ediyoruz, sınavlarını takip ediyoruz, telefonlarını takip ediyoruz... Ama duygularını, ruh hallerini takip etmiyoruz...

“Bugün okul nasıldı?” diye soruyoruz. Peki gerçekten cevabını dinliyor muyuz? Konuşmayan bir çocuğun belki de daha çok şey anlattığını düşünüyor muyuz? Belki bugün çocukların en çok ihtiyacı olan şeylerden biri bu. Dinlenmek, yargılanmadan konuşabilmek.

“Abartıyorsun” denilmeden derdini anlatabilmek. “Geçer” denilmeden yanında birinin olduğunu hissedebilmek. Çünkü çocuklar bazen bağırarak değil, susarak yardım ister. Yetişkinler ise çoğu zaman bağıranı duyuyor, susanı kaçırıyor.

Sonra bir gün bir haber düşüyor önümüze.

Bir okul… Bir s*lah… Bir çocuk…

Ve hepimiz aynı cümleyi kuruyoruz: “Bu çocuk nasıl bu hale geldi?”

Belki de asıl soruyu daha önce sormalıyız: “Bu çocuk ne yaşadı, neyi kendine yük etti?"

Bizim de yükümüz vardı...Ağır okul çantalarımız...Hepsi bu... Kitaplarımız ağırdı, defterlerimiz ağırdı, bazen beslenme çantamız ağırdı. Ama omuzlarımızdaki tek yük okul çantamızdı...

Bugün çocuklarımızın taşıdığı yük ise bazen yaşlarından çok daha büyük. Onlardan başarılı olmalarını istiyoruz, güçlü olmalarını istiyoruz, sınavları kazanmasını istiyoruz. Ama arada bir sadece çocuk olmalarına da izin vermiyoruz.. Belki bugün çocuklarımıza yeniden bunu hatırlatmamız gerekiyor. Çocuk olun.. Ha bu arada elbette birbirinize kızabilirsiniz, kırılabilirsiniz, öfkelenebilirsiniz... Ama karşındaki insanın da bir kalbi olduğunu unutmadan…

Velhasıl kelam dünya değişti, okul değişti, çocukluk değişti... Ama değişmemesi gereken bir şey var..

Bir çocuğun okul kapısından içeri girerken korkuyla değil, merakla; eve dönerken de sağ salim ailesine kavuşacağının huzuruyla yürümesi..

O sıralarda sadece ders değil, arkadaşlığı, merhameti, paylaşmayı, küsüp barışmayı, kaybetmeyi ama yeniden başlamayı öğrenmeli...

Velhasıl kelam, çocukluğun en ağır yükü okula giderken omuzlarında taşıdığı çanta olmalı...Gerisi çocukların değil, ailelerin yükü ve görevi olmalı...

Çocuk dediğin eve sağ salim dönmeli...

Eylül Bitti, Peki Biz Neyi Erteledik?

 Eylülün son günlerindeyiz…

Bir ay daha geçti ömrümüzden. Takvim yaprakları gibi, farkında olmadan bizden de bir şeyler eksiliyor belki. Yazın sıcak günleri geride kaldı, akşamlar erkenden serinlemeye başladı. Bandırma sokaklarında sonbaharın kendine has telaşı var. Sahilde yürüyenler, okuluna yetişen çocuklar, işine koşan insanlar… Herkes bir yerlere yetişiyor.
Peki, biz neye yetişmeye çalışıyoruz?
Bir düşünün…
Kaç zamandır aramak isteyip de arayamadığınız biri var? Kaç kez “Bir ara görüşelim.” deyip o arayı bir türlü bulamadınız? Kaç sabah kendinize, “Bugün biraz da kendim için yaşayacağım.” dediniz ama akşam olduğunda yine kendinizi herkesin işini yetiştirmeye çalışırken buldunuz?
Hayat dediğimiz şey, çoğu zaman ertelediklerimizin arasında geçip gidiyor. Bir kahveyi acele etmeden içmeyi, sevdiğimiz insanla uzun uzun konuşmayı, denizin karşısında oturup hiçbir şey düşünmeden dakikalarca manzarayı seyretmeyi…
Hep bir sonraki güne bırakıyoruz,hatta belki aya...
Sanki zaman bizimle birlikte bekleyecekmiş gibi. Oysa zaman beklemiyor.
Bandırma’nın sokaklarında olur da vaktim olursa (!) yürürken bazen insanların yüzlerine bakıyorum. Kimi telefonuyla meşgul, kimi bir yerlere yetişme telaşında, kimi de kendi düşüncelerine dalmış. Yan yana yürüyen insanların bile birbirine ayıracak zamanı yok sanki.
Bir zamanlar mutluluğu küçük şeylerde arardık. Akşamüstü kapının önüne atılan bir sandalye, komşudan gelen bir tabak yemek, habersiz çalınan bir kapı…
Şimdi her şeyimiz var gibi ama birbirimize ayıracak vaktimiz yok.
Belki de bu yüzden bazı günler, hiçbir şey yapmadan geçirilen bir saat bile insana koca bir ömür kadar iyi geliyor.
Çünkü insanın bazen dinlenmeye değil, kendine dönmeye ihtiyacı var.
Bir de hep güçlü görünmek zorunda hissettiğimiz günler var. Herkese yetişmek, herkesi anlamak, herkese iyi gelmek…
Ama kendimize gelince, nedense hep son sıradayız. Nereden biliyorsun diye sormayın...
Yorulduğumuzu söylemeyi bile erteliyoruz.
Oysa en çok kendinize borcunuz var. Biraz huzur, biraz sessizlik, biraz da kendini unutmamak…
Eylül bize yine çok şey öğretti belki. Kimlerin yanımızda olduğunu, neleri geride bıraktığımızı, hangi hayallerimizi hala içimizde taşıdığımızı…
Şimdi yeni bir ayın eşiğindeyiz.
Ekim kapıda.
Belki bu kez kendimize verdiğimiz sözleri tutmanın zamanıdır. Bir dostu aramanın, annemizin sesini duymanın, çocuklarımızla gerçekten vakit geçirmenin, içimizden geldiği gibi gülmenin…
Belki de yıllardır ertelediğimiz o küçük mutluluğu kendimize çok görmemeliyiz.
Çünkü hayat, bütün işlerimizi bitirdiğimiz gün başlamıyor.
Hayat, tam da şu an yaşadığımız şeyin kendisi.
Velhasıl kelam…
Eylül bitti.
Peki, biz neyi erteledik?
Bir hayali mi, bir vedayı mı, bir kavuşmayı mı?
Yoksa sadece kendimize ayıracağımız o güzel günü mü?
Takvim değişiyor, mevsimler geçiyor…
Ama insanın kendine ayırmadığı zaman, bir daha geri gelmiyor.
Belki de bu sonbahar, başkalarına yetişmekten vazgeçip biraz da kendimize yetişmenin mevsimidir.